°•.Simuzer .•°'s profileHazırlanınız!PhotosBlogListsMore Tools Help

Hazırlanınız!

Başka daimi bir memlekete gideceksiniz.öyle bir memleket ki bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.

°•.Simuzer .•° .

Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayatta ki saadet,yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.Yoksa dünyevi bir lezzette çok elemler var.Bir üzüm tanesi yedirir,on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır..

Calendar

Loading...

Custom HTML

Camiler

 
 selahaddin_kocaaslan_ile_hoş_sada

Gülce  
Photo 1 of 63
March 11

Gazan mübarek olsun Taha !

 

Kurtuluş sahiline ulaşan son Peygamberin izini takip ediyormuşsun Taha.
Bir kayısı çekirdeğinin ağaç olup meyve verme devrini nasıl bir bir sayabilirsek,
aynı şekilde senin yolunun nirengi noktalarını gösterebiliriz Taha?
Şu hitap,Safa Tepesinde toplananlara benzemiyor mu?

Belki en yakının seni itham edecek Taha! Sen de bir Habeşistan arar gibisin.
Lakin dost belli değil,düşman gizli Taha!Bir evde oturmuşsun.
“Dar’ülerkam” mı Taha? Gelenler Ömer mi,yoksa başkalarımı Taha?
Yerden yurttan,maldan mevkiden,makamdan,hatta candan hicret ediyormuşsun.
Nereye Taha? Yine yolunu kesecekler,
yine bir Cafer(r.a) çıkacak,yine bir ayet okuyup yolunu açacak mı Taha?
Ayaklarında,kollarında kan var. Ellerini açmış yalvarıyorsun:
“Ya Rab! Bunları affet.Bunlar ne yaptığını bilmezler.”
Burası Taif mi, yoksa başka bir beldemi Taha? 

 
Bak, tam 12 kişi.Geliyorlar; sana inanmaya, seni taklit etmeye geliyorlar.
Sene 621 mi, 1971 mi Taha?
İmkansızlıkların el ele verdikleri Bedir...Bir yumruk haline gelen müslümanlar...
Ve çocukları okutma karşılığı serbest bırakılan esirler...
Sanki her şey yeniden Taha! Zekat yeniden, oruç yeniden, namaz yeniden Taha!
Yine yahudilerin ihaneti...Yine Ekmel Peygambere itirazlar yahut değişik teklifler...
Yine kopup ayrılanlar, yine İbn-i Ubey’ler...Şu ciğerine gün vuran, Hamza (r.a) değil mi?
Resullah’ın zırhını giymiş, onun adına şehit olan...Şu yüzünden kanlar akan, Habibullah değil mi Taha?

İlim dağıtma için, iman dağıtmak için, insana insanca yaşamayı öğretmek için giden alimlerin,
müminlerin kalleşçe katledilmesini düşün Taha! Şu Raci, şu Bi’r-i Maune faicası mı Taha!
Bütün bu cinayetler,bütün bu kanlar ve bütün bu harpler ,
sadece gonca halinde olan bir imanı koparmak için mi Taha?
Beni Müstalik seferinden Hendek’e ...Teri gül kokanın, yüzü kan ter içinde.
 Allah’a yalvaran,yoksulu doyuran,yetimin başını silen, kalem tutan eller,
 kazma kürek saplarında paramparça Taha!
On parmağından çeşmeler akıtıp orduya su içiren,
bu sebeple gönülleri kendine kilitleyen eller parça parça Taha! 
  
Kayserlere, kisralara davetname yazılıyor.
 Diğer taraftan alemlere rahmet olan Efendimizin Kuyusu kazılıyor.
Yine yahudiler sahnede, yine bir yahudi karısı...Onu zehirleyecek.
 Tezatta tecelli eden hikmete bak ki saadetimizin sebebi olan Efendimiz(a.s.m),
Safiye ile izdivaç buyuracak!
Ve hala putlar arasında Kabe ziyaret ediliyor Taha!

 
Taha, çetin günler, zor günler gerilerde kaldı. İslamın güneşi Dünyadan yayıldı.
 Artık bu güneşi kim söndürür Taha?
Bu büyük ve kıymetli hazineyi taşımaya memursun Taha!
Elbette ki düşmanın çok,terin bol olacak.
Elbette ki takip ettiğin izlerde gördüğün ve bildiğin hadiselerle karşılacaksın.
Elbette bunlar olacak Taha! Hakikatin üzerindeki tül, sadece ve sadece ilim ve iman ile aralanacak;
başka şekillerde daima kapalı kalacak Taha!

Gazan mübarek olsun Taha !
 

Hekimoğlu İSMAİL
February 24

...EzeLden Ebede SaLât Ve SeLâm...


Namaz tesbihatında dikkatimi çekti, Efendimize (asm), salâtü selâm edilirken, “elfu elfi…” (bin çarpı bin, yani milyon kere) ifadesinden sonra, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin dalgaları sayısınca, yağmurların damlaları adedince salâtü selâm ediyoruz. Bir, üç, beş değil de böyle hadsiz, hesapsız sayılarda söylenmesi beni düşündürdü. Bu bir sevginin ifadesi olacaksa birkaç kereden ibaret kalmamalıydı elbette.

Bir iyiliği dokunanı ömür boyu unutmayan insana, sevdiği her şeyinin varolma sebebi olan bir zâta minneti, sevgisi hesaba gelir mi? Böyle sevgili bir peygambere gönül dolusu sevgiler rakamların sayılarına sığar mı? Hele bu sevgi ALLAH’ın Sevgilisi Peygamberimiz içinse kayda gelir mi? Onu tanıdıkça o sevgi artıp, bu sevgiden çıkan kelimeler de nihayetsizliği dillendirmez mi?

O Sevgili ki, “Levlake levlak” sırrıyla kâinatın Onun hürmetine yaratıldığı, Onun hürmetine maddî ve manevî nimetlerin lütfedildiği bir zâttır. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği bir zâttır. Rahmeten lil-âlemîn’dir; çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nefes alabiliyorsak, çiçekleri koklayabiliyorsak, güneşle içimizi ısıtıyorsak, yağmurlarla serinliyorsak Onun sayesindedir.

Hem günahkârların da şefaatçisidir O (asm). Dünyada da mahşerde de elimizi O tutar, O bırakmaz.

Mesnevi-i Nuriye’de denildiği gibi: “O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı. Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! “Eğer bu Zât (asm) olmasa idi kâinat da olmazdı” meâlinde olan Hadis-i Kudsî şu hakikati tenvir ediyor.”

İmanın olgunluğunu gösteren ölçünün Sevgili Peygamberimizi (asm) her şeyden çok sevmek olması ne kadar anlamlı. O büyük sahabelerin Efendimize hitaben; “Anam, babam, canım.. sana feda olsun yâ ResulALLAH!” demeleri dünyaları da aşan ne büyük bir söz. Böyle bir zâta karşı dilden değil, elbette gönülden gelir sözler, selâmlar. Gönül dili karşısında sayılar, rakamlar aciz kalır. Çünkü O zât, kendisine tâbi olup, getirdiği hakikatleri tasdik ve iman eden insanların, büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olmalarına sebeptir.

İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahşeden Resül-i Ekrem’in (asm) getirdiği İlâhî hakikatler, insanlığı dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. Buna edilecek teşekkürün de en büyük olması gerekmez mi? Bütün sevdiklerimizi sevebiliyorsak Onun sebebiyle, görüyorsak, geziyorsak, yaşıyorsak, Onun sebebine… böyleyken bu minnet, bu teşekkür, bu muhabbet, bu aşk, sayıya mı gelir?

O zât ki; “… pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acip muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor…” (Mesnevi-i Nuriye) İnsanın en çok değer verdiği hayatını ve dünyasını, getirdiği hakikatlerle anlamlı kılan O en mükemmel öğretmene kuru bir teşekkür insanı tatmin edebilir mi?

Elbette binler, milyonlar teşekkür az gelir. Bunun içindir ki, Âlemlerin Rabbinin Sevgilisi olan Habibullah Efendimizi (asm) tanıyan zâtlar, yıldızların sayısını, ağaçların yapraklarını, yağmurların tanelerini, mahlukatın nefeslerinin adetlerini salât ve selâmlarına vesile yapmışlar. ‘Salât’larıyla, yani dualarıyla, ALLAH’ın dergâhında elçimiz olan Efendimize dua ve Onun dualarına amin demişler. ‘Selâm’larıyla da, bize ALLAH’ın (cc) elçisi olarak gelen Peygamberimizin getirdiği hakikatleri kabul ve onlara itaat sözü vermişler.

Bediüzzaman Hazretleri de 19. Söz’ünde Efendiler Efendisi’ne (asm) böyle salâtü selâm ediyor:

“…Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti, Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine ALLAH’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrâda rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan her bir okuyucunun okuduğu her bir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan her biri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.”

Anlatılır ki, bir derviş Rabbinin nimetlerini, eserlerini düşünüp, oturmuş tesbih çekip hamd ediyormuş. O böyle meşgulken, önünden geçen bir dostunun entarisine bir şeyler koymuş olarak gittiğini görünce meraklanıp sormuş: “Ne götürüyorsun?” diye. Dostu da “sevdiğime meyve götürüyorum” diye cevaplamış. Derviş, “kaç tane var orada?” diye tekrar sorunca, dostundan şu harika cevabı almış: “İnsan sevdiğine götürürken sayar mı?”

Bu cevap dervişi çok etkilemiş. Durmuş ve elindeki tesbihi atmış. Her daim hamd eden, tesbih eden, şükreden bir insan olmaya azmetmiş. Sevgi sayıya gelmez. Sayılar sevgiyi bilmez çünkü..

İnsanın duygu dünyasının sınırları yok. Bedenimiz bir koltuğa sığarken, ruhumuz âlemlere sığamıyor. Midemize bir kap yemek yeterken, isteklerimizin sonu gelmiyor. Zihnimiz ancak bir şeye odaklanırken, merakımız her şeye el atıyor. Gözümüz dünyayı zor görürken, kalbimiz cennetlerin de ötesine meyletmiş. İnsan böyle maddeyle mânâ arasında, sınırlıyla sonsuz arasında, karanlıkla nur arasında gide gele olgunlaşıyor, kendini ve Rabbini tanıyor.

Kalıplar, ölçüler, sınırlar vs. hayatın yaşanır olması için gerekli iken, iş ruh tarafına gelince, sınırlar, kayıtlar bitiyor, coşkular hayatımıza ayrı bir anlam ve derinlik katıyor. Maddî dünyanın kalıplarından, katılıklarından, his dünyasının şevkiyle kurtulmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan da belki bu maddî sınırların ötesindeki duygu dünyası.

Kalbimde bu duygularla, Efendimize (asm) salâtü selâm getirirken, kalbime bir vesvese geldi. Ağaçların yaprakları adedince salâtü selâm, derken ağaçların o hadsiz sayıdaki yapraklarının sayısını ben bilmiyordum. Bilmediğim, bilemeyeceğim bir sayıda böyle salâtü selâm söylemenin de anlamının olmayacağı şeklinde bir vesveseydi bu. Belli ki şeytan boş durmuyordu.

Elbette ben ağaçların yapraklarının sayısını bilmiyordum, hatta saymaya kalksam bir ağacın yapraklarını bile günlerce sayamazdım herhalde. Bütün ağaçların yaprakları benim için sonsuz denebilecek bir rakamdı. Ancak benim bilmemem bu sayının bilinemeyeceği anlamına da gelemezdi. Çünkü bütün yaprakları, kudretiyle en güzel şekilde yaratan ve onları ağaçlar için çalıştıran ALLAH (cc), ilmiyle de onların sayısını elbette biliyordu. Yani benim böyle sonsuz sayıdaki yaprakları tesbihime, hamdime, salâtü selâmıma konu edinmem anlamsız olmazdı. Ben Âlemlerin Rabbinin ilmindeki sayıları söylüyordum.

Bu vesveseye cevabı yine Efendimizin (asm) Cevşen duasında buldum. Efendimiz şöyle yakarıyordu ALLAH’a (cc): “Yâ men ahsâ külle şey’in adeden” (Ey, yerin altından yedi göklere, zerrat âleminden galaksilere, dünyadan ahirete, ezelden ebede kadar geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak her şey her şeyiyle, ilmi ezelîsinde tek tek sayıları belli olan ve belli adedi ve miktarı içinde her şeyi irade ve kudretiyle yaratan ALLAH (cc))

Efendimizin (asm) bildirdiği gibi, ALLAH (cc) indinde her şeyin sayısı bellidir. ALLAH’ın (cc) ilmi her şeyi de, her şeyin sayısını da kuşatmıştır. İnsanın nefesleri de, ömrünün saniyeleri de, kâinatın zerreleri de, her şeyin her şeyi de sayılıdır ve ALLAH’ın mutlak ilmindedir.

O’na salâtü selâm getirenlerin, getirdikleri salâtü selâmlar adedince Efendimize salâtü selâmlar olsun. Amin.

 
Suat Ünsal-Zafer dergisi
February 20

Şem vû Pervane (Mum İle Kelebek)

 
 
 
Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. Pervanenin mumla konuşmasını dinledim.
Şöyle diyordu pervane, ateşten sevgilisine; 'aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım.
Peki sen niçin ağlıyorsun?' Mum, 'benim zavallı sevgilim' dedi pervaneye, 'tatlı balımdan ayırdılar beni, haksızlıkla elimden alınınca Şirin'im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur.'

Hem konuşuyor, hem de yanağından ateşten süzülen damlalar dökülüyordu mum:
'Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak.
Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de tahammül. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun.
 Ben yanıp eriyinceye kadar dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.'

Söz sultanı Sadi mum gibidir. Görünüşü gösterişli ve parlak, içyüzü ateşli ve yanıktır.
 Şemle pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve 'püff' diye üfleyip söndürdü onu.
Zavallı mumun dumanı başından çıkarken, 'aşkın sonu budur' dedi ve canını verdi.
Aşk ölerek kurtulmaktır geçici dünyadan.
Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama.
'Ne mutluluk!' diye gıpta et, sevdiği onu öldürmeyi öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir, diye düşün.
Eğer aşıksan bu kemendden kurtulmaya çalışma.
Sadi gibi korkusuz ve özgür bir aşık ol.
Büyük denizlere açıl, demiyorum, lakin bir kez açılmışsan tufandan korkma.
(Bostan- Şeyh Sadi-i Sirazi)



ALLAH aşkı için çalış. ALLAH aşkı için hizmette bulun; halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var?
Bu fani dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak ALLAH kafi değil mi?
ALLAH’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!..
 O halde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, ALLAH’tan gelecek mazhariyete döndür!..”

MEVLANA(ks)
February 18

Her Kaptan İçinde Olan,Dışarı Sızar

 
 
 
Nefsinin esiri olan kimseler,
huzurun ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmezler ve kıymetini de anlayamazlar.

Sa’di-i Şirazi hazretleri şöyle bir hikaye anlatır:

“Bir hükümdarın acemi bir kölesi vardı.
Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti.
Gemi yolculuğunun birtakım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan itibaren titremeye başladı.
Ne yaptılarsa köleyi sakinleştiremediler.
Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdara;
-Müsaade ederseniz ben onu susturayım ,dedi.
Hükümdar da o zata izin verdi.
O zat, köleyi denize attırdı.
Köle birkaç kere suya battı, çıktı.
Geminin bir tarafına can havliyle tutundu.
Onu saçından tutup gemiye aldılar.
Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sakin oturdu.
Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu.
O da;
-Köle suya girmeden evvel, gemideki selametin kadrini ve kıymetini bilmiyordu.
İşte huzurla, saadet ve sıhhat de böyledir.
Huzur içinde yaşayan, mesut olan, bir felakete uğramadıkça,
o huzur ve saadetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da,
sağlığının kıymetini bilmez,
dedi.”

Netice olarak, içi aydın olan, huzurlu olan dışına ışık ve huzur verir.

Zira her kapdan, içinde olan, dışarı sızar…!

 
 
 
February 01

İHTİYAR BALIKÇI

 


İhtiyar balıkçı, Karayibler'de 85 gün olta salladıktan
ve eve eli boş döndükten sonra bir gün iyice açılıp
"büyük balık"ı yakalar.

Lâkin kıyıya dönerken, yedeğine aldığı, teknesinden
yarım metre daha büyük olan bu kılıç, yol boyu kan
kokusuna gelen canavar köpekbalıklarınca didik didik
edilir. Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala
dev balığın iskeleti kalmıştır.

Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken
"Beni adamakıllı yendiler... Hem de ne yeniş." diye
geçirir içinden. Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."

Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir?
Kimi için güzel bir kadındır "büyük balık", kimi için
zengin bir damat... İyi bir hayat... Hayırlı evlat...
Ya da müstakil ev, son model araba, sınırsız servet...

Kimi, "büyük balık"ı hiç göremeden ölür. Kimi, bir kez
tuttu mu, bir daha açılmaz hiç... Onunla gömülür.

Kimi ise; yaşam denilen, şakaya gelmez deryanın dalgalarında
yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu...

Açıldıkça bulma şansıyla birlikte artar, yitirme ihtimali...
Zor bulanlar, çabuk yitirir bazen...
Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar.

Yenilgi değildir onlarınki aslında...
Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır.

Ama insanlık, kısmen de, onların fazla açılması sayesinde ilerler.
***
Ünlü romanın esin kaynağı olan Kübalı balıkçı Gregorio
Fuentes 104 yaşında ölmüştü.

"Ensesinde derin kırışıklıklar olan sıska adam,"
Küba'da dünyaya veda etmeden önce, Ankara'da hafızama
son bir ağ atıp geçmişti.

 çektirdiği son fotoğraflarına
bakarken, "Keşke bu fırtınalı yolculuğun sonunda
hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek"
dedim kendi kendime:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."

 
Can Dündar
January 26

Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu...


 

Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu.

 

Nereye, nereye gidiyorsun..?
Sağına ve soluna bakınmadan, etrafında yaşanan hadiseleri tanımadan ve görmeden nereye gidiyorsun


 

Nereye gittiğini zannediyorsun..?
Nedir bu telaşın ey yolcu..!
Dur, biraz dertleşelim,
Çünkü ben de senin gibi ölümün araladığı perdeden içeri süzülmeye aday birisiyim.


Yani seninle yoldaşız..
Hele dur biraz dertleşelim, dertleşelim de hissettiğimiz yalnızlığın ya da hissedemediğimiz bizi bekleyen akıbetimizin ne olduğunu, bizi neyin beklediğini anlamaya çalışarak hayatımızı gözden geçirelim.

 

Ey yolcu, Allah (c.c.) seni kendisine itaat eden kullarından kılsın ve kendisinin tayin ettiği yoldan yürümeyi nasip etsin..!
Çünkü O'nun çizdiği yolun dışında kalan yollar nereye çıkar, nereye çıkmaz bilinmez..
 
Bu bilinmezlikler içinde nasihatlerin en durusuna, en berrak olanına, en mükemmeline, seçilmişlerin en yücesine yani kainatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa Sallallah ü Aleyhi Vesellem'e uymayı ve O'nu dinlemeyi nasip etsin
 
Ey yolcu bu yaşına kadar O'ndan bir şeyler öğrendin, O'nu dinlediysen ne mutlu sana
Yok eğer bu güne kadar bu pınardan su içmedin,
O'nun gül kokusunu içine çekmedin,
Kâinatı aydınlatan aydınlığına gözlerini kapadıysan bunca yıl ne yaşadın, ne gördün, ne kazandın..
Düşün, düşün be ey yolcu..!
 
Ey yolcu! Hatırlar mısın kainatın biriciği bir gün şöyle buyurmuşlardı:
"Allah'ın kullardan yüz çevirme sebeplerinden biri de kulun kendisini faydasız ve yararı olmayan işlerle meşgul etmesidir."
 
Eyvah, eyvah ey yolcu. Geçen ömrümüze eyvah, zayi ettiğimiz ömrümüze eyvah eyvah.
Zaman atı aldı başını gidiyor sonsuza doğru ey yolcu
Unutma! sen de bu atın üzerindesin ve hala etrafını seyrederken boş şeylere dalıp gidiyorsun be ey yolcu
Unutma! sen zaman atına binip, ölüm durağında inecek ve hesaba çekileceksin
Ey yolcu nasihat vermek kolay, nasihati kabul ederek yaşamaksa zordur, zordur çünkü dünya işlerine dalıp aralarında kaybolan dünya işlerine bakmaktan etrafa bakmayı unutan için nasihatler acı ve ağırdır
Olsun be ey yolcu varsın yaramızı kanatsın nasihatler varsın acılarımızı derinleştirsin derinleştirsin de ta Ummanların ötesinden işitilsin sızılarımız .
İşitilsin be ey yolcu doymayan nefsi, kamçılanan şehvetin,esir alınan benliğin çığlıkları işitilsin işitilsin…
Olsun be ey yolcu bu güne kadar kimlerin sesine kulak vermedik kimlerin sözünü baş tacı etmedik ki…
Farkında mısın ömrün demi kaçıyor be ey yolcu
Heybemizde ne var neyi taşıyoruz be ey yolcu
Varsın Yüce Resulün nasihatleri sızılarla, acılarla, hakikatlerle gelsin, gelsin de yıllardır taşıdığımız, yıllardır boş yere beslediğimiz, büyüttüğümüz umutları yeşertsin, onlara hayat, gönlümüze umut versin
Ey yolcu bir baksana ne amel konusunda zengin, ne ilimde ileri…
 
Bu güne kadar hep söz oldu sermayemiz.
Ne öğrendik, ne öğrettik
Faydasız şeylerle gün geçti, ömür zayi oldu
Hesap günü, ceza ve mükafat günü kapımızı çalıyor.
Heybende ne var bir bak, bir bak ey yolcu
 
Ey yolcu eşi ve benzeri olmayan, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz buyurmuştur ki:
"Her kim Rabbine kavuşmayı istiyorsa Salih amel işlesin. Samimiyetle iman edip, Salih amel işleyenlere konak olarak firdevs cennetleri vardır. Onlar, o cennetlerde ebediyen kalacaklar ve oradan hiç ayrılmayacaklardır."
 
Emirlerin en büyüğü, en kutsalı, hakikatin odak noktası kainatın sahibi ve sahibimiz emrediyor, vaadediyor…
Ne dersin ey yolcu bu emirleri dinledik mi duyduk mu?
Yoksa dünyevi hazlar bize bu vaatleri unutturdu da yaşadıklarımızı yaşayacaklarımıza tercih mi ettik?
 
Ne dersin ey yolcu hala nasıl bir ticaret nasıl bir kazanç içerisinde olduğumuzun muhasebesini yapmıyor, şaşkın ve şaşırmış şeytanın çizmiş olduğu yol üzerinde nefis atının vurdumduymaz adımlarıyla kabrin kapısını çalıp eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?

 

Ne dersin be ey yolcu ne olursun söyle Allah aşkına söyle eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?…
January 23

Geride kalan sizsiniz…

 
Hani tren usul usul hareket edince…

Hani eller ayrılık hüznüyle, kavuşma heyecanıyla sallanınca…

Hani genzi yakan bir duman ortalığı kaplayınca…

Hani gideni gözünüz görmez olunca artık…

Ve o, içinizde bir yerlerde saklı tuttuğunuz derin nefes, özgürlüğüne kavuşunca…

Ve hani belki iki damla gözyaşı, akmakla akmamak arasında.....

Ve hani siz sırtınızı dönerken boş peronlara…

Geride kalan sizsiniz…

…..

Bir padişah sofrası bulursunuz önünüzde…

Zengin…

İçinde bin türlü hüzün…

İçinde özenle hazırlanmış ayrılık lezzetleri…

Ümit ararsınız, bastırmak için acıkan efkarınızı…

Yaşanmış ve yaşanmamış duygular öylesine doldurur ki içinizi, hiçbir yere sığamazsınız…

Kâinatın bütün trenleri geçer gözünüzden ve gönlünüzden…

Hepsinin katili olursunuz bir anda…

…..

Derinlerde bir yerlerde…

Ama hep duyacağınız mesafede…

Yanık türküler söyler birileri…

…..

Sonra oturup bir çay bahçesine… “Neden gittiler, neden ben kaldım….” muhasebesi başlar…

…..

“Dünya da virane bir handır aslında…

Gelir ve gider herkes…”

Bazan gidenler üzülür, bazan geride kalanlar…

…..

Gece ve gündüz gibi…

Yaz ve kış gibi…

Bir gülüp, bir ağlamak gibi…

Hiçbir tren, son tren değildir halbuki…

…..

Bir gün “Bir geride kalan…” olarak, hüzünkâr hissederseniz kendinizi…

Bir başka gün her şeyi geride bırakacağınızı düşünün…

Kendinizi bile geride bırakacağınızı düşünün…
 
 
Murat Başaran
 
January 21

Gönül ehli hâle bakar

 

 

Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.

Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.

Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel - âhir hatır derim.

Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.

Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.

Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…

Bahaeddin KARAKOÇ

January 05

4 mevsim ve önyargı...




Bir zamanlar dört oğlu olan bir bilge kişi varmış. Çocuklarına acele ve erken karar vermemelerini
ve önyargılı olmamalarını öğretmek için onları eğitmek istemiş. Her birini sırayla uzak bir yerde
bulunan ağacın yanına gidip ona bakmak için göndermiş . İlk oğlan Kışın gitmiş, ikincisi İlkbaha rda,
 üçüncüsü Yazın, sonuncusu Sonbaharda gitmiş.

Sonra birgün hepsini bir araya toplamış ve ne görüklerini sormuş.


İlk oğlan ağacın çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söylemiş.


İkinci oğlan, "Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı," demiş.


Üçüncü oğlan başka fikirdeymiş, "Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle
 o kadar muhteşemdi ki,daha önce hiç böyle bir güzellik görmemiştim," demiş.


Sonuncu oğlan, hepsinin de haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu,
 canlı ve hayat taşıyor olduğunu bildirmiş.


Yaşlı adam oğullarına hepsinin haklı olduğunu söylemiş,
çünkü hepsi farklı mevsimlerde bu ağacı görmeye gitmişlermiş.


Onlara; "bir ağacı veya bir insanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra
yargılayamayacaklarını," anlatmış. Ya"da neye sahip olup olmadıklarını...


"Gerçekleri ancak sonunda, dört mevsimi de yaşadıktan sonra görürsünüz.


Eğer Kışın vazgeçerseniz İlkbaharın nimetinden olursunuz;


Yazın güzelliğinden ve Sonbaharın bereket ve bütünlüğünden de.


Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri silmesine izin vermeyin.


Hayatınızı bir mevsimi yüzünden yargılamayın.
Unutmayın ki, ilerde şu anki zamanı arayabilirsiniz


veya daha güzel günleri yaşamayı kaçırabilirsiniz.!!
December 27

Aralıksız aralık

 

 

 

Bir yılın bitip yeni bir yılın başlamasından çok, yılın son ayı Aralık’ın gelişi ve gidişi etkiler beni… Başlangıcı ve sonu birlikte aralar ve kavuşturur aralık; ayrılığı ve vuslatı yakın eder, uzak ve yakını bir arada tutar… Çekirdek ile meyve arasında gider gelir, ara yollar açar aylarla yıllar arasında, köprüdür aralık; altından çok zaman sular akar…

Aralar olmasa aralıksız uçlarda kalınır mı; hep sevinç hep üzüntü, hep coşku, hep bezmişlik, hep lezzet, hep elem, hep emel, hep bitmişlik, hep ümit, hep ümitsizlik; illâ ki değil, birbirini bağlayan ara yollar, ara bakışlar, ara değişimler; illâki aralıklar var ve illâki olacak…

Akılla kalp arası, ruhla beden arası, duygu ile düşünce arası, nefisle vicdan arası, dünya ile sema arası; aralıksız gidip gelmeler, karşılıklı bakışmalar, durmayan dönüşümler…

Elektronla çekirdek arasında aralık olmasa atom nasıl semaya kalkar, yerle gök nasıl var olur? Ayla dünya, dünya ile güneş ve diğer gezegenler, yıldızlar arasında aralık olmasa çiçekleri koklayabilir, kelebekleri seyredebilir, toprağa basıp etrafı temâşâ ile yürüyebilir miydik? Gün gündüzle aralanmasaydı hangi güzellik bize gülerdi?

Harfler arasında, kelimeler arasında, cümleler arasında aralık olmasa, mânâ kitabı nasıl okunur? Aralıklar hiç de boşluk değil; iki mekânı, iki zamanı, iki mânâyı birbirine bağlayan bağlar, köprüler…

Yılın bitimi Aralık ayı, son değil, yeni başlangıçlara yakınlık muştusu; gün batarkenki doğum müjdesi, ölümle diriliş arasındaki berzah… Ne yılın bitimi üzülmeye değer, ne de yılın gelişi sevinmeye; zaman şuursuz akan bir nehir; ona renk ve âhenk veren ona kattığımız şuur, anlayış, bakış, nehirde yürürken kendimizi seyredişimiz…

Bu yıl kötü geçti, gelecek yıldan umudum yok demeleri, zamanı bütün aralıklarıyla fark edememe, bir boyuttan, bir kesitten bakan dar ve donuk bakıştan dolayı… Bir şeyler biterken, yeni bir şeylerin başladığını bilememe; kaybetmelerin aynı zamanda yeni kazanımlar hazırladığını hissedememe hissizliği…

Aralıklar, aralıksız düşünme, fasılasız sevme, devamlı direnme dilimleri, o yüzden severim aralıkları ve senenin “şeb-i arus”u Aralık ayını… Gün batarkenki doğum, ölürkenki diriliş, ayrılıktaki vuslat gibi gelir aralık; her aralık gelişine hüzünle sevinç aralığında kalır, bir yanım eksilirken bir yanımın tamamlandığını hissederek düşünürüm… Üşürken sıcaklığı hisseder, üzülürken sevinirim; hayatla ölüm arasındaki aralık, ömür, aralıksız akarken…

Harfler kelimeleri, kelimeler satırları, satırlar sayfayı aralayarak doldurdu, bu yazı “şeb-i arusu”na erdi… Ömür sayfası kapanmadan hayatın her aralığını hissederek ve ne söylediğini dinleyerek geçirmek; zamanın eskitemediği ve eskitemeyeceği gerçek…

17 Aralık “Hamdım, piştim yandım” diyen Mevlânâ’nın “şeb-i arusu”, onu hangi aralıktan seyretmeli; hamlık, pişmişlik, yanmışlık… Acaba hangi aralıktayız, yoksa aralıksız mıyız?

 

Hüseyin EREN 

 
 
  


            Sevmek'le yok olmak değil, Sevgi'yle var olmak istiyorum ...

 
 

Resme..Tıklayınız…

 

[Resim: veczegflu9ul5.gif]
 

 

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Demir parmaklıklardan kuş uçar, ben uçamam,
Kilitli kapıları zorlasam da açamam.
Hak uğrunda zindana girmem mukadder imiş,
Takdir-i İlahiden gafil gibi kaçamam!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Değil mi ki müminim, baş eğemem zalime,
Zalimin zulmü vardır, Hak yolunda aleme
Zindanda olsam dahi görünür bana Cennet,
Şeref duyun kardeşler, acımayın halime!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Üzerime vurulsa kat kat iri kilitler,
Çekilse duvarlara cereyanlı telden çitler,
Hapsedemezler asla bendeki gür imanı.
İsterse öldürsünler... Ölmezler ki şehitler!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
İlk İslam şehidesi Hazret-i Sümeyye'nin
İzinden gideceğim o kahraman ninemin,
Ebu Cehil birdi dün, bu günse binlercedir,
Hepsiyle savaşım var, zafere ettim yemin!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Demirler kara burada, ama alnım ak paktır,
"Zalime Hakk'ı ihtar, hükümdar olsa haktır!"
Firavun'a, Nemrut'a kalmamış fani dünya,
Sorarım size hangi zalime kalacaktır?
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Bir gün elbette Hakk'ın divanı kurulacak.
O yüce mahkemede hesaplar görülecek,
Zalim bilinen mazlum, mazlum görülen zalim
Kimmiş hakkıyla o zaman bilinecek!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Hakk'ın gazabı şedid, azabı çetin lakin,
Her hakimden adildir zira o yüce Hakim
Bir kırmızı koyundan, bir ak koyunun öcü
Alınacak o günde elbette sakin sakin...
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Hapishane denilen şu dört duvar arası
Alnı kara olana olmakta yüz karası.
Vicdanı ak, alnı pak olan müminler için
Hapis bir ceza değil, bir şeref madalyası!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Sözde mani oldular dıştaki hizmetime,
Bilseler ki kavuştum burada hürriyetime.
Nura muhtaçlar varken olamam dilsiz zira
Hizmet aşkı işlemiş kanıma ve etime!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Kadınlar koğuşunda huri oldu kadınlar,
Aydınlığa kayboldu kapkaranlık yarınlar.
Elemler dindi artık, ıstıraplar duruldu.
Secde-i Rahman'dadır şimdi bütün alınlar!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Dışarıda bulunup da "mahkûm hür" olmaktansa,
"Hür mahkûm" olmak evla, kahırdan solmaktansa
Bir can borcum var Hakk'a işitin ey zalimler:
Feda ettim yoluna davamdan dönmektense!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Din ve ahlak yolunda çalınan mazlumları
Mahkum eden zihniyet yüklenir günahları,
Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah'ı var,
Zalimde kalmaz asla mazlumların ahları!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Dinle ey genç kardeşim, ninem, dedem dinle bak;
İnanandır zafer milletçe uyanırsak.
Dinsiz tepene bindi, sen neden uykudasın?
Silkin biraz Hak için, artık sen de durma kalk!
▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
Ey Şule! Yeter artık, coştu yine kalemin,
Hak yerini bulacak, dinsin artık elemin.
Her gecenin ardından aydınlık bir gün doğar,
Zafer vadediyor bak bize Rabbül Alemin.
♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
♥▒♥▒♥▒Şule Yüksel Şenler♥▒♥▒♥▒
♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒♥▒
HAYIRLI GECELER SİMUZER TEYZECİĞİM. ...
ALLAH,A EMANET OLUN.SELAM VE DUA İLE.
18 hours ago
 
 
     
 
 
 
 
ASALETTİNYETER 
 
  
 
 
 

        

1 day ago
NAZOwrote:
 Sen öyle bir iklimde geldin ki, Medine,deki çöl ortasında açan tek Güldün.. Gül kokulu ferah iklimler getirdin beraberinde ve bölük bölük melekler indiler yeryüzüne, senin yüzün suyun hürmetine..
Hoş geldin Allah'ın Resulu! Hoşgeldin!
Kutlu bir gecede, şereflendi dünya.. çünkü seninle tanıştı.. karanlık çökmüş dünyadaki tek aydınlık misali, mehtaplı bir gecede yanıp sönen ışıltılı yıldızlar gibi, daha da güzel, tarifsiz bir nurla, nurunla teşrif ettin yeryüzüne..sen ki Muhammed Mustafa'sın ve senki alemlare rahmet olarak gönderilensin ve Sen ki.. Peygamberimizsin Elhamdülillah..
senin nurunla aydınlandı dünya.. senin için söylendi en güzel şiirler, senin için yazıldı mevlidler, ilahiler...
"Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Necip fazıl--Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!" dedi.. en güzel dizelerinden birinde..
ve seni seven insanların en güzel zamanları yaşandı bu dünya üzerinde ve insanlar kul hakkından korkar, iliği severdiler.. çünkü seni unutmamıştı insanlar... seni tanıyorlardı...
Ya şimdi ?...
Ümidimizi yitirmek hiç yakışmasada bizlere
, içimdeki vaveylalar artarken bir çığ gibi... bazen bende düşüveriyorum yes'lere, istemesemde.. senin nurlu mekanın KABE'nin resimleri avutabiliyor zavallı kalbimi.. ve belki de bir avuntu arıyorum resimlerde...
seni yattığın ebedi mekanı binlerce insan tavaf edip eriyorken o yüce mertebeye.. aydınlık sanki sadece o mübarek beldelerde..bizim içimizi gittikçe büyüyen karanlıklar kaplarken, senin bulunduğun belderler gece karanlığında bile ışıl ışıl
Ya ResulAllah !
Dünya senin nurun olmadan daha ne kadar dönebilir yörüngesinde? yada zaman ne kadar güzel ve bereketli sensizliği çekerken iliklerine ? Özledim seni, Özledik seni ya
ResulAllah !
Zulmün arşa değeceği zamanlarda senin merhametini özledik, zalimlerin başlarımıza kara bulutlar gönderdiği zamanlarda senin sabrını özledik.. Zenginin fakiri gözetmediği zamanlarda senin cömertliğini özledik.. Özledim seni,özledik seni ya ResulAllah !
Mavi Gezegen maviliğini siyaha devrediyor sanki.. ve gittikçe birşeyler azalıp yitiyor usulca.. ve dünya her zamankinden daha ağır ve daha miskin sanki şu zamanlarda...
Zor zamanlarda yaşıyoruz velhasıl! Ölesiye zor zamanlarda başladı sana olan sevdamız...
Zor zamanlarda sevdalandık sana..
Sevgiyi unutmak üzere olan bir gezegende yeniden SEVGi diyebilmek.
barışı istemeyen gözlere senin barışçılığını düşünerek..

sıcacık ve içten illaki
BARIŞ
diyebilmek,acımasız yüzlere, senin merhametini düşünerek MERHAMET'in varlığını hatırlatabilmek, herşeye rağmen, seni
ve tüm çirkinliğe inat senin o sonsuz güzelliğini düşünüp güzel görebilmek.. zor olsada imkansız olmuyor n yüzün suyun hürmetine ve
Allah rızası için illa ki illaki GÜZEL'den, illaki SEN'den bahsedebilmek...seni tanımakla.. seni hissetmekle..
ve
Allah'ın lutfettiği güçle..
Özledik seni
Allah'ın Resulü, Özledik Seni Ya Hz. Muhammed(a.s.m) ve seni hep özlüyoruz Canım Peygamberim.. ama ne mutlu ki, özlemler en sonunda seni hissetiriyor bize.. zor zamanların aşılmazlarını aşabiliyoruz senden aldığımız güçle ve RAbb'imizin ilham ettiği düşüncelerle..
Senin teşrifinle aydınlandı, kutlandı evren ve senin nurunu yaşatmaya çalışan ışıl ışıl,bu zamandan alabildiğine soyut ve bir o kadar güzel gençlerle,Allah'ın izniyle devam edecek güzeller ve senden gelen gül kokulu ilhamlarla dağıtacağız elimizdeki kırmızı gülleri tüm evrene ve bir gün herşey güzele, gül'e dönecek ve ALLAH Nur'unu tamamlayacak İnşaallah...
seni düşünmek ve yeniden güzel ümitlerle dolmak ne güzel!.. sen ve senin getirdiğin Gül kokulu ilhamlar zor zamanların en güzel armağanları elhamdülillah.. ve derince bir özlem dahi güzeli sürüklerken peşinden yine de...
Seni ve senin güzelliğinİ özledik Ya Resulallah !..
HOŞGELDİN! EY, KUTLULAR KUTLUSU!
 
 

NAZLICAN  FIRAT

1 day ago
NAZOwrote:
 
Peygamberimizin vefatından sonra ayrılık acısına tahammül edemeyerek bir daha ezan okuyamadı. Resulullah’a olan muhabbetiyle her gün yanıp tutuşuyor gözyaşı döküyordu. Sonra da Medine’de kalmaya tahammül edemediği için zamanın halifesi olan Hz. Ebû Bekir’den izin alıp Şam’a gitmeye karar verdi. Böylece Şam’a gidip yerleşti. Hz. Ömer’in hilafetine kadar da orda kaldı
Bir gece rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz kendisine sitem ettiler: “Bunca ayrılık yetmedi mi ya Bilal! Hâla beni ziyaret etmeyecek misin?” Hz. Bilal’ın zavallı yüreği duracak hale geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken ince uzun ve garip deveciyle; mübarek Medine yollarına düştü. Biricik efendisine yaklaştıkça havayı kokluyor taşları toprakları okşuyor ve göz yaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara Medine’ye ulaştı.
Ona rastlayanlar selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki: “İşte Bilal Bilal-ı Habeşî! İşte Hazreti Peygamberin müezzini!
Hz. Bilal'in Ezan Okuyuşu minyatür baskı resim.
Bu dünyaya onun gibi ezan okuyan gelmemiştir.” Fakat o hiçbirini duymuyor görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs onu kendisine çekiyordu. Peygamber Efendimizin mübarek kabrine doğru ilerledi. Yüce makama erişirken Kur’an-ı Kerim okudu en sonunda sevgilisinin kabrinin yanına varınca bayılarak yıkıldı.
Ayıldığı zaman başucunda sevgilisinin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin hazretleri saçlarını okşuyordu. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar kucaklaştılar ağlaştılar. Hz. Bilal “Yavrularım! Ne kadar da dedeniz Hz. Resulullah gibi kokuyorsunuz.” dedi.
Hz. Hasan sordu: “Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O’nun hatırı için bir şey istesek yapar mısın?” Hz. Bilal çok şaşırdı; “Bu ne biçim söz? Bu köleniz ne emrederseniz yerine getirir.” Hz. Hasan “ Senden bir defa daha ezan dinlemek istiyoruz. Ricamız sadece buydu.” dedi.

Ertesi sabah Bilal-i Habeşî son ezanını Mescid-i Nebevî’de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle: “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dediği zaman bütün Medine halkı ayağa kalktı. “Eşhedü enlâ ilahe illallah! Eşhedü enne Muhammeden Resulullah!” deyince kadın-erkek genç-ihtiyar çoluk-çocuk hatta yatağındaki hastalar bile sokaklara döküldüler Mescid-i Nebevî’ye koştular. Halk o kadar coştu ki Peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar. Vefatında olduğu gibi gözyaşları sel oldu. O günden beri dünyada bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilal-i Habeşi hazretleri de bundan sonra ezan okuyamadı.
641 senesinde Şam’da vefat eyledi. Rabbim şefaatine layık eylesin!
 
3 days ago
gothic-large-msg-11514487341.jpg

İlahi Aşk

Karanliğın gündüze hasret kaldığı gibi,
Gülleri görmekten çok hasret kaldim sana.

Yapayanlızım bazen, sen her yerde olsan da,
Özlemin ateş olur hasret yağmurlarında.

Bir aşk, bir sevgi doğdu gönlümün baharında
Sonbaharı, kışında, hem de yazında.

Bir başka aleme alipta götürdü,
Eskimiş kırık aynanın karşısında.

Bir aşk buldu beni, Bende beni bırakmayan,
Kanayan yarama melhem oldu gönlümde.

Bir Aşk buldu beni, aydınlatıp karartmayan,
Tebessüm belirdi yorgun düşen yüzümde.

Nedir bu yangın? Nasıl bir Aşk? Böyle bir sevada,
İlahi bir sevginin aşk mucizesinde.

Feth edilen koca bir şehrin surları gibi,
İlahi Aşkın kudreti doğdu yüregimde.

Uykularım bölündü, amansız gecelerde,
Teheccüte kalkarken şefkatli sevginde.

Mahrum etme beni Aşk’dan ey ilahi kudret,
Büyük kutsal bir Aşk’tır, sabret gönül sabret.

Kerem aslı’sına, Ferhat şirin’e kavuşsun,
Varsın bu yürek, İlahi Aşk ile kavrulsun.

bir zerre kadar aciz kaldım, senin yanında.
Yansın, bitsin uğrunda, ister hep yok olsun

İlahi Aşk… Beni benden koparıp aldında,
Divanesi oldum ıssız sokakların.

Karanlık gecelerin nurlu sabahların da,
Bana seslenir oldu tüm ezanların.

Hayyaal esselah davetin, haydi gel namaza,
Buluşmak vardı ey Aşk senin huzurunda.

Hayyaal el felah dı çağrın, hadi gel felaha
Kurtulmak vardı ey İlah senin yanında.

Dağların yorgun yamaçlarına vurdum kendimi,
Sana bir adım yaklaşıp ulaşmak için,

Kendimde tutu verdim karanlık gölgemi
İlahi Aşk, senin uğrunda ölmek için.

 

Selam ve dua ile gül Aneycanım ..

4 days ago