°•.Simuzer .•°'s profileHazırlanınız!PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Hazırlanınız! Başka daimi bir memlekete gideceksiniz.öyle bir memleket ki bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
blog listelerim(2)
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
March 11 Gazan mübarek olsun Taha !Kurtuluş sahiline ulaşan son Peygamberin izini takip ediyormuşsun Taha.
Bir kayısı çekirdeğinin ağaç olup meyve verme devrini nasıl bir bir sayabilirsek,
aynı şekilde senin yolunun nirengi noktalarını gösterebiliriz Taha?
Şu hitap,Safa Tepesinde toplananlara benzemiyor mu? Belki en yakının seni itham edecek Taha! Sen de bir Habeşistan arar gibisin. Lakin dost belli değil,düşman gizli Taha!Bir evde oturmuşsun.
“Dar’ülerkam” mı Taha? Gelenler Ömer mi,yoksa başkalarımı Taha?
Yerden yurttan,maldan mevkiden,makamdan,hatta candan hicret ediyormuşsun. Nereye Taha? Yine yolunu kesecekler,
yine bir Cafer(r.a) çıkacak,yine bir ayet okuyup yolunu açacak mı Taha?
Ayaklarında,kollarında kan var. Ellerini açmış yalvarıyorsun: “Ya Rab! Bunları affet.Bunlar ne yaptığını bilmezler.”
Burası Taif mi, yoksa başka bir beldemi Taha? Bak, tam 12 kişi.Geliyorlar; sana inanmaya, seni taklit etmeye geliyorlar. Sene 621 mi, 1971 mi Taha?
İmkansızlıkların el ele verdikleri Bedir...Bir yumruk haline gelen müslümanlar... Ve çocukları okutma karşılığı serbest bırakılan esirler...
Sanki her şey yeniden Taha! Zekat yeniden, oruç yeniden, namaz yeniden Taha!
Yine yahudilerin ihaneti...Yine Ekmel Peygambere itirazlar yahut değişik teklifler... Yine kopup ayrılanlar, yine İbn-i Ubey’ler...Şu ciğerine gün vuran, Hamza (r.a) değil mi?
Resullah’ın zırhını giymiş, onun adına şehit olan...Şu yüzünden kanlar akan, Habibullah değil mi Taha?
İlim dağıtma için, iman dağıtmak için, insana insanca yaşamayı öğretmek için giden alimlerin, müminlerin kalleşçe katledilmesini düşün Taha! Şu Raci, şu Bi’r-i Maune faicası mı Taha!
Bütün bu cinayetler,bütün bu kanlar ve bütün bu harpler ,
sadece gonca halinde olan bir imanı koparmak için mi Taha?
Beni Müstalik seferinden Hendek’e ...Teri gül kokanın, yüzü kan ter içinde. Allah’a yalvaran,yoksulu doyuran,yetimin başını silen, kalem tutan eller,
kazma kürek saplarında paramparça Taha!
On parmağından çeşmeler akıtıp orduya su içiren,
bu sebeple gönülleri kendine kilitleyen eller parça parça Taha!
Kayserlere, kisralara davetname yazılıyor. Diğer taraftan alemlere rahmet olan Efendimizin Kuyusu kazılıyor.
Yine yahudiler sahnede, yine bir yahudi karısı...Onu zehirleyecek.
Tezatta tecelli eden hikmete bak ki saadetimizin sebebi olan Efendimiz(a.s.m),
Safiye ile izdivaç buyuracak!
Ve hala putlar arasında Kabe ziyaret ediliyor Taha! Taha, çetin günler, zor günler gerilerde kaldı. İslamın güneşi Dünyadan yayıldı.
Artık bu güneşi kim söndürür Taha?
Bu büyük ve kıymetli hazineyi taşımaya memursun Taha! Elbette ki düşmanın çok,terin bol olacak.
Elbette ki takip ettiğin izlerde gördüğün ve bildiğin hadiselerle karşılacaksın.
Elbette bunlar olacak Taha! Hakikatin üzerindeki tül, sadece ve sadece ilim ve iman ile aralanacak;
başka şekillerde daima kapalı kalacak Taha! Gazan mübarek olsun Taha ! Hekimoğlu İSMAİL February 24 ...EzeLden Ebede SaLât Ve SeLâm...![]() Namaz tesbihatında dikkatimi çekti, Efendimize (asm), salâtü selâm edilirken, “elfu elfi…” (bin çarpı bin, yani milyon kere) ifadesinden sonra, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin dalgaları sayısınca, yağmurların damlaları adedince salâtü selâm ediyoruz. Bir, üç, beş değil de böyle hadsiz, hesapsız sayılarda söylenmesi beni düşündürdü. Bu bir sevginin ifadesi olacaksa birkaç kereden ibaret kalmamalıydı elbette. Bir iyiliği dokunanı ömür boyu unutmayan insana, sevdiği her şeyinin varolma sebebi olan bir zâta minneti, sevgisi hesaba gelir mi? Böyle sevgili bir peygambere gönül dolusu sevgiler rakamların sayılarına sığar mı? Hele bu sevgi ALLAH’ın Sevgilisi Peygamberimiz içinse kayda gelir mi? Onu tanıdıkça o sevgi artıp, bu sevgiden çıkan kelimeler de nihayetsizliği dillendirmez mi? O Sevgili ki, “Levlake levlak” sırrıyla kâinatın Onun hürmetine yaratıldığı, Onun hürmetine maddî ve manevî nimetlerin lütfedildiği bir zâttır. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği bir zâttır. Rahmeten lil-âlemîn’dir; çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nefes alabiliyorsak, çiçekleri koklayabiliyorsak, güneşle içimizi ısıtıyorsak, yağmurlarla serinliyorsak Onun sayesindedir. Hem günahkârların da şefaatçisidir O (asm). Dünyada da mahşerde de elimizi O tutar, O bırakmaz. Mesnevi-i Nuriye’de denildiği gibi: “O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı. Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! “Eğer bu Zât (asm) olmasa idi kâinat da olmazdı” meâlinde olan Hadis-i Kudsî şu hakikati tenvir ediyor.” İmanın olgunluğunu gösteren ölçünün Sevgili Peygamberimizi (asm) her şeyden çok sevmek olması ne kadar anlamlı. O büyük sahabelerin Efendimize hitaben; “Anam, babam, canım.. sana feda olsun yâ ResulALLAH!” demeleri dünyaları da aşan ne büyük bir söz. Böyle bir zâta karşı dilden değil, elbette gönülden gelir sözler, selâmlar. Gönül dili karşısında sayılar, rakamlar aciz kalır. Çünkü O zât, kendisine tâbi olup, getirdiği hakikatleri tasdik ve iman eden insanların, büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olmalarına sebeptir. İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahşeden Resül-i Ekrem’in (asm) getirdiği İlâhî hakikatler, insanlığı dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. Buna edilecek teşekkürün de en büyük olması gerekmez mi? Bütün sevdiklerimizi sevebiliyorsak Onun sebebiyle, görüyorsak, geziyorsak, yaşıyorsak, Onun sebebine… böyleyken bu minnet, bu teşekkür, bu muhabbet, bu aşk, sayıya mı gelir? O zât ki; “… pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acip muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor…” (Mesnevi-i Nuriye) İnsanın en çok değer verdiği hayatını ve dünyasını, getirdiği hakikatlerle anlamlı kılan O en mükemmel öğretmene kuru bir teşekkür insanı tatmin edebilir mi? Elbette binler, milyonlar teşekkür az gelir. Bunun içindir ki, Âlemlerin Rabbinin Sevgilisi olan Habibullah Efendimizi (asm) tanıyan zâtlar, yıldızların sayısını, ağaçların yapraklarını, yağmurların tanelerini, mahlukatın nefeslerinin adetlerini salât ve selâmlarına vesile yapmışlar. ‘Salât’larıyla, yani dualarıyla, ALLAH’ın dergâhında elçimiz olan Efendimize dua ve Onun dualarına amin demişler. ‘Selâm’larıyla da, bize ALLAH’ın (cc) elçisi olarak gelen Peygamberimizin getirdiği hakikatleri kabul ve onlara itaat sözü vermişler. ![]() Bediüzzaman Hazretleri de 19. Söz’ünde Efendiler Efendisi’ne (asm) böyle salâtü selâm ediyor: “…Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti, Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine ALLAH’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrâda rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan her bir okuyucunun okuduğu her bir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan her biri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.” Anlatılır ki, bir derviş Rabbinin nimetlerini, eserlerini düşünüp, oturmuş tesbih çekip hamd ediyormuş. O böyle meşgulken, önünden geçen bir dostunun entarisine bir şeyler koymuş olarak gittiğini görünce meraklanıp sormuş: “Ne götürüyorsun?” diye. Dostu da “sevdiğime meyve götürüyorum” diye cevaplamış. Derviş, “kaç tane var orada?” diye tekrar sorunca, dostundan şu harika cevabı almış: “İnsan sevdiğine götürürken sayar mı?” Bu cevap dervişi çok etkilemiş. Durmuş ve elindeki tesbihi atmış. Her daim hamd eden, tesbih eden, şükreden bir insan olmaya azmetmiş. Sevgi sayıya gelmez. Sayılar sevgiyi bilmez çünkü.. İnsanın duygu dünyasının sınırları yok. Bedenimiz bir koltuğa sığarken, ruhumuz âlemlere sığamıyor. Midemize bir kap yemek yeterken, isteklerimizin sonu gelmiyor. Zihnimiz ancak bir şeye odaklanırken, merakımız her şeye el atıyor. Gözümüz dünyayı zor görürken, kalbimiz cennetlerin de ötesine meyletmiş. İnsan böyle maddeyle mânâ arasında, sınırlıyla sonsuz arasında, karanlıkla nur arasında gide gele olgunlaşıyor, kendini ve Rabbini tanıyor. Kalıplar, ölçüler, sınırlar vs. hayatın yaşanır olması için gerekli iken, iş ruh tarafına gelince, sınırlar, kayıtlar bitiyor, coşkular hayatımıza ayrı bir anlam ve derinlik katıyor. Maddî dünyanın kalıplarından, katılıklarından, his dünyasının şevkiyle kurtulmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan da belki bu maddî sınırların ötesindeki duygu dünyası. Kalbimde bu duygularla, Efendimize (asm) salâtü selâm getirirken, kalbime bir vesvese geldi. Ağaçların yaprakları adedince salâtü selâm, derken ağaçların o hadsiz sayıdaki yapraklarının sayısını ben bilmiyordum. Bilmediğim, bilemeyeceğim bir sayıda böyle salâtü selâm söylemenin de anlamının olmayacağı şeklinde bir vesveseydi bu. Belli ki şeytan boş durmuyordu. Elbette ben ağaçların yapraklarının sayısını bilmiyordum, hatta saymaya kalksam bir ağacın yapraklarını bile günlerce sayamazdım herhalde. Bütün ağaçların yaprakları benim için sonsuz denebilecek bir rakamdı. Ancak benim bilmemem bu sayının bilinemeyeceği anlamına da gelemezdi. Çünkü bütün yaprakları, kudretiyle en güzel şekilde yaratan ve onları ağaçlar için çalıştıran ALLAH (cc), ilmiyle de onların sayısını elbette biliyordu. Yani benim böyle sonsuz sayıdaki yaprakları tesbihime, hamdime, salâtü selâmıma konu edinmem anlamsız olmazdı. Ben Âlemlerin Rabbinin ilmindeki sayıları söylüyordum. Bu vesveseye cevabı yine Efendimizin (asm) Cevşen duasında buldum. Efendimiz şöyle yakarıyordu ALLAH’a (cc): “Yâ men ahsâ külle şey’in adeden” (Ey, yerin altından yedi göklere, zerrat âleminden galaksilere, dünyadan ahirete, ezelden ebede kadar geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak her şey her şeyiyle, ilmi ezelîsinde tek tek sayıları belli olan ve belli adedi ve miktarı içinde her şeyi irade ve kudretiyle yaratan ALLAH (cc)) Efendimizin (asm) bildirdiği gibi, ALLAH (cc) indinde her şeyin sayısı bellidir. ALLAH’ın (cc) ilmi her şeyi de, her şeyin sayısını da kuşatmıştır. İnsanın nefesleri de, ömrünün saniyeleri de, kâinatın zerreleri de, her şeyin her şeyi de sayılıdır ve ALLAH’ın mutlak ilmindedir. O’na salâtü selâm getirenlerin, getirdikleri salâtü selâmlar adedince Efendimize salâtü selâmlar olsun. Amin. ![]() Suat Ünsal-Zafer dergisi February 20 Şem vû Pervane (Mum İle Kelebek) Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. Pervanenin mumla konuşmasını dinledim.
Şöyle diyordu pervane, ateşten sevgilisine; 'aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım.
Peki sen niçin ağlıyorsun?' Mum, 'benim zavallı sevgilim' dedi pervaneye, 'tatlı balımdan ayırdılar beni, haksızlıkla elimden alınınca Şirin'im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur.'
Hem konuşuyor, hem de yanağından ateşten süzülen damlalar dökülüyordu mum: 'Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak. Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de tahammül. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun.
Ben yanıp eriyinceye kadar dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.'
Söz sultanı Sadi mum gibidir. Görünüşü gösterişli ve parlak, içyüzü ateşli ve yanıktır. Şemle pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve 'püff' diye üfleyip söndürdü onu.
Zavallı mumun dumanı başından çıkarken, 'aşkın sonu budur' dedi ve canını verdi. Aşk ölerek kurtulmaktır geçici dünyadan. Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama. 'Ne mutluluk!' diye gıpta et, sevdiği onu öldürmeyi öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir, diye düşün. Eğer aşıksan bu kemendden kurtulmaya çalışma. Sadi gibi korkusuz ve özgür bir aşık ol. Büyük denizlere açıl, demiyorum, lakin bir kez açılmışsan tufandan korkma. (Bostan- Şeyh Sadi-i Sirazi) ![]() Bu fani dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak ALLAH kafi değil mi? ALLAH’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!..
O halde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, ALLAH’tan gelecek mazhariyete döndür!..” MEVLANA(ks) February 18 Her Kaptan İçinde Olan,Dışarı SızarNefsinin esiri olan kimseler,
huzurun ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmezler ve kıymetini de anlayamazlar. Sa’di-i Şirazi hazretleri şöyle bir hikaye anlatır: “Bir hükümdarın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun birtakım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan itibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sakinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdara; -Müsaade ederseniz ben onu susturayım ,dedi. Hükümdar da o zata izin verdi. O zat, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sakin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; -Köle suya girmeden evvel, gemideki selametin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzurla, saadet ve sıhhat de böyledir. Huzur içinde yaşayan, mesut olan, bir felakete uğramadıkça, o huzur ve saadetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez, dedi.” Netice olarak, içi aydın olan, huzurlu olan dışına ışık ve huzur verir. Zira her kapdan, içinde olan, dışarı sızar…! February 01 İHTİYAR BALIKÇI
İhtiyar balıkçı, Karayibler'de 85 gün olta salladıktan ve eve eli boş döndükten sonra bir gün iyice açılıp "büyük balık"ı yakalar. Lâkin kıyıya dönerken, yedeğine aldığı, teknesinden yarım metre daha büyük olan bu kılıç, yol boyu kan kokusuna gelen canavar köpekbalıklarınca didik didik edilir. Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala dev balığın iskeleti kalmıştır. Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken "Beni adamakıllı yendiler... Hem de ne yeniş." diye geçirir içinden. Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler: "Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..." Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir? Kimi için güzel bir kadındır "büyük balık", kimi için zengin bir damat... İyi bir hayat... Hayırlı evlat... Ya da müstakil ev, son model araba, sınırsız servet... Kimi, "büyük balık"ı hiç göremeden ölür. Kimi, bir kez tuttu mu, bir daha açılmaz hiç... Onunla gömülür. Kimi ise; yaşam denilen, şakaya gelmez deryanın dalgalarında yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu... Açıldıkça bulma şansıyla birlikte artar, yitirme ihtimali... Zor bulanlar, çabuk yitirir bazen... Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar. Yenilgi değildir onlarınki aslında... Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır. Ama insanlık, kısmen de, onların fazla açılması sayesinde ilerler. *** Ünlü romanın esin kaynağı olan Kübalı balıkçı Gregorio Fuentes 104 yaşında ölmüştü. "Ensesinde derin kırışıklıklar olan sıska adam," Küba'da dünyaya veda etmeden önce, Ankara'da hafızama son bir ağ atıp geçmişti. çektirdiği son fotoğraflarına bakarken, "Keşke bu fırtınalı yolculuğun sonunda hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek" dedim kendi kendime: "Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..." Can Dündar January 26 Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu...
January 23 Geride kalan sizsiniz…Hani tren usul usul hareket edince…
Hani eller ayrılık hüznüyle, kavuşma heyecanıyla sallanınca… Hani genzi yakan bir duman ortalığı kaplayınca… Hani gideni gözünüz görmez olunca artık… Ve o, içinizde bir yerlerde saklı tuttuğunuz derin nefes, özgürlüğüne kavuşunca… Ve hani belki iki damla gözyaşı, akmakla akmamak arasında..... Ve hani siz sırtınızı dönerken boş peronlara… Geride kalan sizsiniz… ….. Bir padişah sofrası bulursunuz önünüzde… Zengin… İçinde bin türlü hüzün… İçinde özenle hazırlanmış ayrılık lezzetleri… Ümit ararsınız, bastırmak için acıkan efkarınızı… Yaşanmış ve yaşanmamış duygular öylesine doldurur ki içinizi, hiçbir yere sığamazsınız… Kâinatın bütün trenleri geçer gözünüzden ve gönlünüzden… Hepsinin katili olursunuz bir anda… ….. Derinlerde bir yerlerde… Ama hep duyacağınız mesafede… Yanık türküler söyler birileri… ….. Sonra oturup bir çay bahçesine… “Neden gittiler, neden ben kaldım….” muhasebesi başlar… ….. “Dünya da virane bir handır aslında… Gelir ve gider herkes…” Bazan gidenler üzülür, bazan geride kalanlar… ….. Gece ve gündüz gibi… Yaz ve kış gibi… Bir gülüp, bir ağlamak gibi… Hiçbir tren, son tren değildir halbuki… ….. Bir gün “Bir geride kalan…” olarak, hüzünkâr hissederseniz kendinizi… Bir başka gün her şeyi geride bırakacağınızı düşünün… Kendinizi bile geride bırakacağınızı düşünün… Murat Başaran
January 21 Gönül ehli hâle bakar
January 05 4 mevsim ve önyargı...Bir zamanlar dört oğlu olan bir bilge kişi varmış. Çocuklarına acele ve erken karar vermemelerini ve önyargılı olmamalarını öğretmek için onları eğitmek istemiş. Her birini sırayla uzak bir yerde
bulunan ağacın yanına gidip ona bakmak için göndermiş . İlk oğlan Kışın gitmiş, ikincisi İlkbaha rda,
üçüncüsü Yazın, sonuncusu Sonbaharda gitmiş.
Sonra birgün hepsini bir araya toplamış ve ne görüklerini sormuş. İlk oğlan ağacın çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söylemiş. İkinci oğlan, "Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı," demiş. Üçüncü oğlan başka fikirdeymiş, "Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki,daha önce hiç böyle bir güzellik görmemiştim," demiş.
Sonuncu oğlan, hepsinin de haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat taşıyor olduğunu bildirmiş.
Yaşlı adam oğullarına hepsinin haklı olduğunu söylemiş, çünkü hepsi farklı mevsimlerde bu ağacı görmeye gitmişlermiş.
Onlara; "bir ağacı veya bir insanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını," anlatmış. Ya"da neye sahip olup olmadıklarını... "Gerçekleri ancak sonunda, dört mevsimi de yaşadıktan sonra görürsünüz. Eğer Kışın vazgeçerseniz İlkbaharın nimetinden olursunuz; Yazın güzelliğinden ve Sonbaharın bereket ve bütünlüğünden de. Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri silmesine izin vermeyin. Hayatınızı bir mevsimi yüzünden yargılamayın. Unutmayın ki, ilerde şu anki zamanı arayabilirsiniz veya daha güzel günleri yaşamayı kaçırabilirsiniz.!! December 27 Aralıksız aralık
Bir yılın bitip yeni bir yılın başlamasından çok, yılın son ayı Aralık’ın gelişi ve gidişi etkiler beni… Başlangıcı ve sonu birlikte aralar ve kavuşturur aralık; ayrılığı ve vuslatı yakın eder, uzak ve yakını bir arada tutar… Çekirdek ile meyve arasında gider gelir, ara yollar açar aylarla yıllar arasında, köprüdür aralık; altından çok zaman sular akar… Aralar olmasa aralıksız uçlarda kalınır mı; hep sevinç hep üzüntü, hep coşku, hep bezmişlik, hep lezzet, hep elem, hep emel, hep bitmişlik, hep ümit, hep ümitsizlik; illâ ki değil, birbirini bağlayan ara yollar, ara bakışlar, ara değişimler; illâki aralıklar var ve illâki olacak… Akılla kalp arası, ruhla beden arası, duygu ile düşünce arası, nefisle vicdan arası, dünya ile sema arası; aralıksız gidip gelmeler, karşılıklı bakışmalar, durmayan dönüşümler… Elektronla çekirdek arasında aralık olmasa atom nasıl semaya kalkar, yerle gök nasıl var olur? Ayla dünya, dünya ile güneş ve diğer gezegenler, yıldızlar arasında aralık olmasa çiçekleri koklayabilir, kelebekleri seyredebilir, toprağa basıp etrafı temâşâ ile yürüyebilir miydik? Gün gündüzle aralanmasaydı hangi güzellik bize gülerdi? Harfler arasında, kelimeler arasında, cümleler arasında aralık olmasa, mânâ kitabı nasıl okunur? Aralıklar hiç de boşluk değil; iki mekânı, iki zamanı, iki mânâyı birbirine bağlayan bağlar, köprüler… Yılın bitimi Aralık ayı, son değil, yeni başlangıçlara yakınlık muştusu; gün batarkenki doğum müjdesi, ölümle diriliş arasındaki berzah… Ne yılın bitimi üzülmeye değer, ne de yılın gelişi sevinmeye; zaman şuursuz akan bir nehir; ona renk ve âhenk veren ona kattığımız şuur, anlayış, bakış, nehirde yürürken kendimizi seyredişimiz… Bu yıl kötü geçti, gelecek yıldan umudum yok demeleri, zamanı bütün aralıklarıyla fark edememe, bir boyuttan, bir kesitten bakan dar ve donuk bakıştan dolayı… Bir şeyler biterken, yeni bir şeylerin başladığını bilememe; kaybetmelerin aynı zamanda yeni kazanımlar hazırladığını hissedememe hissizliği… Aralıklar, aralıksız düşünme, fasılasız sevme, devamlı direnme dilimleri, o yüzden severim aralıkları ve senenin “şeb-i arus”u Aralık ayını… Gün batarkenki doğum, ölürkenki diriliş, ayrılıktaki vuslat gibi gelir aralık; her aralık gelişine hüzünle sevinç aralığında kalır, bir yanım eksilirken bir yanımın tamamlandığını hissederek düşünürüm… Üşürken sıcaklığı hisseder, üzülürken sevinirim; hayatla ölüm arasındaki aralık, ömür, aralıksız akarken… Harfler kelimeleri, kelimeler satırları, satırlar sayfayı aralayarak doldurdu, bu yazı “şeb-i arusu”na erdi… Ömür sayfası kapanmadan hayatın her aralığını hissederek ve ne söylediğini dinleyerek geçirmek; zamanın eskitemediği ve eskitemeyeceği gerçek… 17 Aralık “Hamdım, piştim yandım” diyen Mevlânâ’nın “şeb-i arusu”, onu hangi aralıktan seyretmeli; hamlık, pişmişlik, yanmışlık… Acaba hangi aralıktayız, yoksa aralıksız mıyız?
Hüseyin EREN
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|