June 28
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden Bebekler hayta hayta yürümeden Geleceğim diyorum, geleceğim sana Ne olur kesin bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Beklesen de olur, beklemesen de Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde Hangi ses yürekten çağırır beni sana Geleceğim diyorum, takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden Gemileri yaksalar da geleceğim sana On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız Ey benim alfabemdeki kadîm Elif Ne güzellik, ne de tat var baharsız Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan Kimseye uğramam ben sana uğramadan Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana Takvim sorup hudut çizdirme bana Ben sana çiçeklerle geleceğim -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Bahaeddin KARAKOÇ
"İthaftır"...
"Bir Hoş Seda Kalsın Ardımızda"...
(yazıyı ana sayfada Media Playereşliğinde okumanızı tavsiye ederim.)
June 10
|
Hayat bazen öyle sıkar ki iyi ki ölüm var dedirtir, geçiciliği şükrettirir...
Geçmemiş olsa zaman, gamlar bu zayıf belle nasıl taşınır?
Acz ne kadar büyük insanda, fakr ne kadar da belirgin benliğinde…
Ne isteklerini elde edebiliyor, ne de elinde olanı tutabiliyor;
boşluğun rüzgârlarında mecalsiz ve cansız savruluyor…
Fehim perdeleri aralanıyor; bir şey olmamaktansa “hiç” olmak da bir şeydir…
Hiçliğin varlığına erişmek hiç de kolay değil, kesret sularda boğulmuş biz “ben”ler için…
Buz parçası erimesin diye kırk dereden kırk yıl su getiriyoruz; teviller,
tasannular, kasıntılar, gösterişler, şirk alut riyakârlıklar…
Konuşmalar kemalsiz, kelimeler izansız, nazarlar fikirsiz, izahlar sığ, bakışlar bayağı…
Medeniyetten istifa eden ve “beni dünyaya, çağırma ben onda fena buldum” diyen
Bediüzzaman hayatı ölümle, ölüme hayatla meydan okumuş…
Dünyanın fena yüzüyle bir bağı, medeniyetin fantezileriyle bir alakası yok ki onlar ona zarar versin…
Kıyafeti, hali, tavırları, tavizsizliği, fikirleri, hürriyet aşkı, hizmet şevki;
ölümle hayat arasındaki ince perdeyi kaldıran iman derinliğine sahip olmasından…
Ölüme bir nefes kadar, hayata bir ömür kadar yakın…
Sıkıntıların katmer katmer indiği demlerde,
eğer ahirete iman olmasaydı hayattan çoktan istifa etmiştik manasında konuşur…
Ondan başka dayanak, ondan başka sığınak,
ondan başka teselli edecek bir melce ve mence bilmediğinden yine imana koşmuş,
yine imana çalışmış, imansızlığı en büyük yanılgı ve yangın saymış…
Dünyaya doludizgin koşulduğu, medeniyetten istifa değil istifadede yarışıldığı,
bulanık sularda bayağılaşıyor, bocalıyor, boğuluyoruz…
Başımızı kaldırıp düne ve yarına bakabilme basiretini bulamıyoruz, kapıldığımız gaflet rüzgârlarda…
Sıksa da sıkıntılar, hayatla ölüm arasında tercih edecek kadar kendini hür hissedebilmek,
iki an arasında salınabilme genişliğine erişebilmek, geçicilikte gerçeği görmek,
Yunus gibi “Biz bu dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyecek kadar sekine sahibi olmak;
dünyanın fena yüzünden kaçabilecek,
zalim ve aldatıcı medeniyetten istifa ettirecek kadar iman zenginliğine sahip olmaktan geçer…
Bunu elde etmeyi dert edineni, bir imani meselenin inkişafı dünya ve içindekilerinden daha sevimli gelir…
Ne kadar sevilesi, ne kadar rahat bir hayat, ne kadar ünsiyetli bir ölüm,
ne kadar yaşanılası bir ömür bu, böylesi inkişaflarla geçen…
Kaybettiğimiz yitiğimiz; karanlık dünyanın,
kirli medeniyetin kahredici ve kandırıcı kapılarını aşındırmakta değil, zerreden yıldızlara,
en küçük hadiseden en büyük hadiseye, her halde imana menfezler açabilmekte,
hayatı o hal ile yaşayıp o hal ile ölüme gülerek yürümekte…
Sağ salim ölüp, sağ salim dirilmek; sağlığında nefesleri imanla alıp verebilmekte…
Yoksa dertler, sıkar da sıkar, nefes alamayacak duruma getirtir…
Gel ey nefis, Rahman’a olan imanını tazele,
Resul-i Ekrem’e olan biatını yenile;
ne dertler, ne dünya, seni yıkamaz inşallah.

| June 05 
“La Tehzen! İnnellahe meena!” (1) Neden üzüleceksin ve niçin ümitsiz düşeceksin? Allah bizimle değil mi?.. Bu koca kâinatı sevk ve idare eden, mutlak güç ve otorite sahibi olan, bir emriyle dilediğini yoktan var edip vardan da yok eden bir Zat’ın dostluğunu kazanmaya çalışan birisine ümitsizlik kapıları sonsuza kadar kilitli olmalı değil mi? Hüzün uzak olsun senden, gevşeklik olmasın lügatinde ve kalbine ümitsizlik damıtan bütün kanallar kapalı olsun. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Nice zorluklar çıkacaktır karşına bu imtihan dünyasında. Sana tebessüm eden dost bir yüze hasret kaldığın olmadı mı hiç? Öyle bir gün düşün ki, onca genişliğine rağmen bir fincan dibi kadar daralacaktır sana yeryüzü. Önünden, arkandan, sağ ve solundan taarruz edecek düşmanlar sana… Nefis ve şeytanın baskı ve tazyikleri altında ezildikçe ezileceksin. Sorular üşüşecek kafanda, belki de şüphelere kapı aralayacak kalbin. Daraldıkça daralacaksın, ama sakın bırakma kendini. Sakın ümitsizliğe düşme. Hele elini gözüne siper et de ufka bir bak! Allah’ın apaçık yardımı gözle görülecek, elle dokunulacak kadar yakınında. Üzülme, gevşeme, sevin, kalbin ümitten hali olmasın… Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Gittiğin yerde yalanlanabileceğini göz ardı etmemelisin. Alay edecekler, ardından kaş-göz işareti yapacaklar. Sana deli diyecekler, mürteci yaftası vuracaklar. ‘Sofik’ deyip insanlar içinde küçültmeye, seni değersiz göstermeye çalışacaklar. Daha da ileri gidip ‘Terörist’ muamelesi görecek, kurtarmaya çalıştığın insanlar tarafından eza göreceksin. Göreceğin cefa ve sıkıntılar bir yana, insanların göz göre göre şeytanın adımlarını takip etmeleri seni üzecek, belki de ümitsizliğe meyledecek, hatta beddua silahına sarılmaya davranacaksın. Sakın ha, acele etme! Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın Taifteki halini, başından akan kanların çizmelerini doldurduğu anı düşün. Sen de Önder’in Aleyhisselatu Vesselam gibi umut içinde; “(Hayır) Allah'ın, onların soylarından Allah'a ibadet edecek kimseler çıkaracağını ümid ediyorum” dediği gibi söyle. Dağlar meleği sana gelmeyecek belki, ama Allah’ın seni doğrulatması yakındır. Sıkıntıların tahammül sınırlarını aşmışsa bile, sakın üzülme, gevşeme, ümitsiz düşme. Allah’ın yardımı geldi-gelecek. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! İnancına göre giyindiğin, başını örttüğün ya da sakal bıraktığın için okumana izin vermeyecekler. Laisizm dininin kutsal mabed yerleri olan kamusal alanlara alınmayacaksın. Her gün biraz daha dışlanacaksın toplumsal hayattan. Tecrid edileceksin, hastanelere bile alınmayacaksın kimi zaman. Sokaklarda bile örtünmeyi yasaklayacaklar sana. Seni alıştıra alıştıra inancına göre yaşamayı imkânsız hale getirecek, ardından ümidini, şevkini, heyecanını, direnişini, azmini kırmaya çalışacaklar. Koca dünyayı zindana çevirecekler senin için. Nefes alamaz hale geleceksin. Sakın bırakma kendini, teslim olma. İnancı uğruna ateş çukurlarına atılanları, etleri demir taraklarla tarananları, başları testereyle kesilenleri düşün. Zafer ve yardımın direnişte olduğunu unutma. Hiçbir zorluk seni üzmesin, gevşetmesin, ümitsizliğe düşürmesin. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Aile ve akrabaların sana sırt çevirirse, şaşırma! Sırf Allah’a çağırdığın, O’ndan başka ilah ve hüküm koyucu tanımadığın için işinden kovulabilirsin. İşyerin varsa, senden alış-verişi kesebilirler. Malların talan edilip evin yağmalanabilir. Ekonomik ambargolara maruz kalıp ölüme mahkûm edilebilirsin. Çocukların, açlık ve hastalığın pençesinde can çekişirken, gözyaşları içinde dua silahına sarılmaktan başka yapacak bir şeyin olmayacağı günleri yaşayabileceğini unutma. Başına gelen veya gelecek olan her şeyin ancak Allah’ın dilemesiyle olabileceğini aklından çıkarma. Sabret! Zorluğun içindeki kolaylığı muhakkak görürsün. Her zorluk geçicidir ve sonrasında rahatlık vardır. Bu yüzden başına gelenlere üzülme, gevşeme, yılgınlığa düşme ve ümitsiz olma. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Bulunduğun köyde, kasabada, şehirde nefes alamayacak kadar daralacak, Allah’ın rahmetini umarak yabancı diyarlara göçeceksin. Sevdiklerini, ana-babanı, kardeşlerini, hatta çoluk-çocuğunu geride bırakarak garip bir muhacerati tercih etmek zorunda kalacaksın. Gittiğin yerde de saklanacak, düşmanların şerrinden sakınmak için bir ceylan ürkekliğinde yaşayacaksın. Bayramlarda; gözlerin yaşlı, yüreğin buruk bir şekilde insanların mutluluğuna gıpta edeceksin. Uzak diyarlarda; sıla acısı ve sevdiklerinin özlemi yakacak içini. Gün gelir, ailenden birinin vefatını duyarsın da, taziyesine gidememenin acısı kemirir yüreğini. Öylesine bir yalnızlık, öylesine bir özlem ve öylesine bir hasret çekersin ki, dayanacak gücün kalmaz. ‘Nereden incelmişse, oradan kopsun’ deyip geri dönme isteğin, mantığına galip gelmeye başlarsa; vazifeni, yapmakla sorumlu olduğun görevlerin kutsallığını düşün. Allah yolunda hicret edenlerin, O’nun katındaki büyük derecelerini tefekkür et. Muhacir olmakla, kurtuluş ve mutluluğa erenlerden olduğunu unutma. Bu müjdenin muhatabı olan biri olarak sakın üzülme, gevşeme, sabırsızlanma, ümitsiz olma. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Zindanlar çıkacak önüne. Uzun gözaltılar, sorgu ve işkencelerin ardından zindan kapıları açılacak sana. Müslümanca yaşamayı suç saydıkları için, anayasayı değiştirmeye teşebbüsten idamla yargılanacaksın. Yıllar geçer, ama sen zindanda kalmaya devam edersin. Dışarıda bıraktığın kardeşlerin büyümüş, çocukların tanıyamayacağın yaşa gelmiş, yaşlı anne-baban biraz da hasretin etkisiyle daha bir çabuk yaşlanıp vefat etmiştir, ama senin zindan hayatın devam edip durmaktadır. Aynaya baktığında, her gün biraz daha yaşlandığını, gençliğinin elinden kayıp gittiğini görüp üzülürsün. Allah’tan başka umut bağladığın her şeyin birer birer yok olduğunu ibretle görürsün. Zindanın yalnızlığı, tecridi, her açıdan zorluğu sabrını zorlamaya, tahammül sınırlarını törpülemeye, bu açıdan imtihanı zorlaştırmaya devam eder. Allah’tan başka hiçbir dayanağının, hiçbir sığınağının kalmadığını; O’ndan başka seni duyan, seni gören, halini bilen kimsenin olmadığını hissedersin. İşte o an, Allah’ın yardımını bekle. Hz. Yusuf’a zindan kapılarını açıp onu vezirliğe yükseltmek için bir rüyayı vesile kılan Rabbim, sana da katından bir vesile yaratacaktır. O, ‘Kün’ emrinin sahibi değil mi? O halde üzülme, gevşeme, sabrını yitirme, kendini bırakma, ümitsiz olma. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Bunlarla da yetinmeyip canına kast edecekler senin. Her duanda istediğin, adeta kovaladığın, buram buram bir özlemle hasretini çektiğin Allah yolundaki bir ölümü sana tattırmak için, ellerinden geleni yapacaklar. Vaden dolmadan, alacağın nefesler bitmeden, saatin gelmeden sana zarar veremeyecekler, ama onlar bunu bilmeden, hayatına son vermek için planlar yapacaklar. Sonunda, Rabbin seni katına almayı dilediğinde, bir gül bahçesine girmenin sürur ve sevinciyle şehadet şerbetini içeceksin. Düşmanların, senden kurtulduğunu zannederek sevinecekler, ama sen bir ölüp bin dirileceksin. Kanının her damlası, bir hidayet meltemi gibi dolaşacak insanlar arasında. Senin hayatında mağlubiyet olmayacak asla. Sen, iki güzelden birine namzetsin. Bu yüzden üzülme, gevşeme, ümitsiz olma. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir! Zalimlerin zulmüne, tağutların tuğyanına, kâfirlerin küfrüne, münafıkların nifakına ve bunların İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıkta elbirliği, gönül birliği, fikir birliği etmelerine bakıp üzülme, ümitsiz olma. Allah’a dayan ve O’na sığın. O’nun dostluğu her derde deva, her hastalığa şifa, her sıkıntıya dermandır. O, kendisine inanan kullarını yalnız ve yardımsız bırakmaz. Peygamberlerini ve beraberindeki mü’minleri mucizeleriyle destekleyip düşmanlarından kurtardığı ve düşmanlarını hor ve hakir bir helâke sürüklediği gibi, sana da hiç beklemediğin anda yardımını gönderecek, seni Rahmet dairesine alacak ve sen hoşnut olacaksın. Biraz daha sabret, biraz daha dayan. Emin ol ki, Allah’ın yardımı bir şafak kadar yakındır sana. O halde üzülme, gevşeme, ümitsiz olma. Mü’minsen eğer, bil ki Allah bizimledir!
(1) Üzülme, Allah bizimle beraberdir. (Al-i İmran Suresi, 40, Ayetten)
Naşit TUTAR | | June 04

Birilerinin eleştiri yaptığını, birilerinin de eleştiriye maruz kaldığını sık sık görürüz. Acaba insanlar niçin eleştiri yapar? Eleştirinin faydaları var mıdır? Eleştirinin arkasındaki gerçek sebepler nelerdir? Eleştiri nasıl yapılmalıdır? Uzayan bu sorular yumağının ayrı ayrı cevapları var elbette. İlişkilerin daha iyi hale gelmesi için hataların fark edilip usulünce söylenmesi yararlıdır. Ancak eleştirideki ifade şeklinin başkasına zarar vermemesi ve iyi niyetli olması gerekir. Bu şekilde yapılan eleştirilerde, yanlışı düzeltme gayesi vardır. Menfi eleştiriye kilitlenenler, giderek her şeyde bir kusur arama tavrına bürünürler. Bu tür eleştirinin bir alışkanlık olarak yapıldığı sık görülür. Genelde yıkıcı eleştirinin gerisinde hissi ve nefsi sebepler yatar. Rekabet, kıskançlık ve çekememezlik de kişiyi sürekli eleştiriyi yapmaya sürükler. Bu gibi durumlarda eleştiriye konu olan husus düzeltme gayesi ve iyi niyetli olmadığı için, iki taraf da bundan zarar görür. Hele bir de eleştirinin yeri, zamanı, dozu ve üslubu ayarlanmadığı zaman tahribatın büyüklüğü daha da artar. Ferdiyetçiliğin bir maharet gibi algılandığı günümüzde, enaniyet ve benlik aşırı derecede ön planda tutulmuştur. Haliyle “var olmak için yok etme” veya “en başarılı olma” mülahazasıyla diğerleri geçilmeye çalışılıyor, yıkıcı bir üslupla eleştiriliyor ve şahsi çıkarlar korunuyor. Eleştirilerde “kendini karşıdakinin yerine koyma/empati” eksikliği vardır, karşıdakinin ruh haleti pek düşünülmez. Eleştiriye odaklananlarda, sürekli eksik tarafı bulma durumu söz konusudur. Ve genelde eleştiri yapanın zihninde “ben daha iyi bilirim, daha iyi yaparım” düşüncesi yatar. Bu yaklaşımla başkasının yanlış veya eksik taraflarını bulmaya çalışır. Böylece karşıdakinden daha iyi bildiğini kendince ispat etmiş olur. Söylenen her sözün karşı tarafta bir yansıması vardır. Bu yansıma olumlu veya olumsuz olabilir. Bir kimse değerlendirme yapmadan önce, neyi niçin eleştirdiğini ve bunun sonucunda doğacak fayda - zararı hesaba katmalıdır. Olumlu üslubu yakalamadığı değerlendirmelerinde karşı tarafa zarar verebileceğini unutmamalı. Eleştiri, daha ziyade eleştirilen tarafta kırgınlığa yol açar; bu da kişilerin zamanla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Her şeyi yıkıcı bir şekilde eleştiren kişilerin, akrabaları arasında bile yalnız kaldıkları görülmüştür. Kimse o kişiye bir şey anlatamaz hale gelir; çünkü karşılığında sürekli olumsuz değerlendirme görmektedir. Eleştiri, karşı tarafın cesaretinin azalarak pasifleşmesine ve yahut hiddetlenmesine sebep olur. Sürekli olumsuz söz işitenlerde, eleştiri korkusu ile cesaretsizlik başlar. Eleştirilen kişinin içten içe öfkesi duyması halinde de aradaki ilişki ve münasebet bozulur. Bir şahsın veya camianın, birçok güzel tarafı olduğu halde sadece hatalı ve yanlış yönlerini ortaya çıkarma çabasına girmek hakkaniyet ve adaletle açıklanamaz. Eleştirilen tarafın güzel taraflarının fark edilmemesi, ondaki güzelliklerin azalmasına sebep olur. Bir bahçede onca güzel çiçek varken bir kaç yabani ota takılmak insaf olmasa gerek. Değerlendirme ve yorumlarımızda niyetimiz ve tercih ettiğimiz üslûp çok önemlidir. Karşı tarafın, yaptığımız eleştirilerden istifade etmesinde en önemli unsur niyetimizdir. Lisan-ı halimizle ve konuya yaklaşımımızla iyi niyetimizi hissettirmeli, karşıdakinin bize tavır almasına sebep olacak söz ve davranışlardan kaçınmalıyız. Eleştiri nazik bir üslûpla yapılmalı. Bu şekilde hem yapıcı ve müsbet davranmış oluruz hem de karşı tarafın alıcılarının açılmasına ve görüşlerimizden istifade etmesine zemin hazırlarız. Niyetimizin ve üslubumuzun iyi olmadığı eleştirilerde ise, hem bizden uzaklaşmasına hem de görüşlerimize karşı alıcılarını kapatmasına sebep oluruz. Ekip halinde çalışanların, arkadaşlarını eleştirmekten sakınması lazım. Eleştiren kişi, başkalarının da eleştiriye başlamasına kapı açar; dedikodu ve gıybetin artışına sebep olur. Bu durumda; beraber çalışma ruhu zedelenir. Kişiler sürekli birbirlerinin hatalarını görmeye başlar. Kardeşlik ve arkadaşlık zarar görür. Oysaki ihlâsın bir düsturu da: “Hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfûruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir...” (1) Her şeyi eleştirmek, her şeye itiraz etmek bir yıkma ameliyesidir. İnsan bir şeyi beğenmiyorsa daha iyisini yapmaya azmetmeli. Herkes iyi biliyor ki, yıkmaktan viraneler; yapmaktan mamureler meydana gelir. Sonuç olarak; eleştiriyi meslek edinenler, kendilerini de nefis muhasebesine tabi tutmalıdır. Hep başkalarını eleştirenler, kendi hataları konusunda da aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir. Yapıcı olmak ve güzeli takdir etmek, her zaman övülen bir davranıştır. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” ifadesi bizler için mihenk taşıdır. Hayatımıza bakışımızı buna göre ayarladığımızda, hem kalp kırmamış hem de müsbet davranmış oluruz.
1-Lemalar
|
| Hasan Kutulman | | May 19 
Tûfan’dan sonradır hayat!
…tufandan önce…
|
içimizde serzenişler mi olur, “yâr” dediğimize karşı..teslim olamamışlık mı,
bu fırtınanın sebebi. sular kabarıyor; yüreğimiz nûh’un imarını bekliyor .
ey içimizdeki umman, ey yüreğim, bir cûdi var ilerde; biraz sabır..
ilerde bir yeni nesille doğacağız aşk’a, aşk’ı doğuracağız belki de…
…ve..tufan…
ve hayat’ı diliyoruz yâr’dan;
bir fısıltı sol yanımızdan;
“hayat, ilimle çağrılır….”
h i ç….
hayat….
bir arayış; bir var’da yok oluşun adı. bir teselli vesilesi,âlemde ayaklar üzerinde yürüyebilmek için; bir arayış gerçeği. hay olan’a meyledişin adı. hayat, iki tarih arasında kısacık çizginin adı görünürde. bir dirilik sevdası oysa, bir sevdada dirilme gayreti. can’a yakınlaşma gayretinin adı; aşkın, ALLAH’ın rengine boyanma gayretinin adı. hayat, birlikte hayat’a erdiğine yakışma sevdasının adıdır.
|
ilim….
hayatı can’a yakışır şekilde yaşama metodu. korkunun ve umudun sûretini çizen bir el. ilim ki, murtazâ olabilmenin gereklerini yaşamın içinden süzüp sunar bize. ilim ki, cehaletin çölünde susuzluğunun adını dahi bilmeyene bir su damlası. ilim ki, kuyusunun farkında olmayan yûsuflara uzanan bir el, bir yakup niyazı kuyudakilere…ilim ki, can’ın vasfını konu alıp, canın sûretini satırların ardına çizendir. ilim, yüreğin dostu; ilim, yüreğin var’a hiç’liği hal edinerek varacağını anlatan bir sadık dost. ilim ki, bir umman; esma’nın zahiriyle süslenmiş. kula acziyetiyle diz çöküşü emreden bir amir. ilim ki aşk’ın talimi onun gölgesinde şekillenir, rengini bulur..
ilim ki, kendimizi okuduğumuz vakit söze dokunanlar…
çağırmak…
yüreğin, yar’la konuşmasıdır. lisanın dua oluşu, halini ancak o’na arz edip, o’na yönelmenin fiiliyata geçmiş hali.geceyi bir seslenişe şahit kılmak yani. sükutun, arş’ı taşıyan melekleri istiğfâra davet etmesi. arşın, arzdakiler için selâma durması için arzdakilerin her dem arzın ve arşın sahibine yönelişi…
çağırmak, içeriye çağrılmak için her vakt-i seherde ona el açmaktır, bilinmek isteyen’e…
ve…tûfan ancak ilimle geçilir; tûfandan sonra hayat’a ancak ilimle erilir…cûdi, insanın kendisidir aslında; tûfandan sonraki nesil de aşkın imar ettiği bir yüreğin halleridir. hayat ki, hiçliği özümsemekle varılan nokta….
tufandan sonra hayat bahşedecek olan öğretir duayı;
“ve de ki; “rabbim! beni mübarek bir menzile indir. sen konuklatanların en hayırlısısın.”*
bir emir gelir âlemin amirinden;
”ey yeryüzü suyunu yut! ey gökyüzü sen de suyunu kes!”**
ve tufandan sonra’dır artık söylenen sözlerin zamanı…
..”hayat, ilimle çağrılır….”
ve hayat, “h i ç” olmaktır; bunu kabullenmek….
nokta!
Sare Nokta
|